27 Eylül 2018 Perşembe

Samsung A7 2018 Alınır mı?

Güncel telefonlar devam eden SAMSUNG, 2018 yılında orta-üst seviye segmentinde ürettiği telefon ile yeniden karşımıza çıktı. GALAXY A7 2018 satın almak isteyenler için bazı eksiklikleri olsa da yine de iyi bir tercih olabilir. Gelin şimdi sizin için bu telefon hakkında yorumlarımı belirteyim ve artıları-eksileri ile güzel bir telefon incelemesi yapayım.

Galaxy A7 2018 Ekran Özellikleri

Ekran boyutu olarak 6 inch ekranı ile karşımıza çıkan A7 2018, yeterli bir ölçüde ekran tercihini bizlere sunuyor. Galaxy C5 Pro modelini 5.2 inch olarak düşündüğümüzde, 6 inch hem video izlenebilir ve ancak cebe çok rahatlıkla sığabilir denemez tarzda bir telefon.

FullHD Plus bir ekran ile karşımıza çıkan bu telefonun piksel yoğunluğunun 411 ppi olduğunu görüyoruz. Klasik Super AMOLED çizgisini koruyan SAMSUNG, bu telefonda Always on Display ile Galaxy S7‘ye göz kırpıyor.

Galaxy A7 2018 Batarya Özellikleri

Batarya konusunda beni üzdüğünü söylemek isterim. Bu telefona 3300 Mah‘lık bir batarya yakışmamış. Bu da telefonu 1 günlük kullanımda rahatlıkla kullanabileceğiniz anlamına geliyor. Mobil interneti sık kullanıyorsanız 3300 Mah size  14 saat falan yetecektir ortalama. Bu arada telefonu şarj etmek için bağlantı Micro USB ile sağlanıyor.

Galaxy A7 2018 Donanım Özellikleri

Samsung Exynos 7 Octa 7885 yonga seti ile gelen BU TELEFON, CPU frekansı olarak 2.2 Ghz seçeneği ile geliyor ve 8 çekirdek ile destekleniyor. Bu da işlem hızı anlamında sizi tatmin edecek bir telefon manasına geliyor.

RAM konusunda 4 GB ile pek çok uygulamayı bir arada kullanabileceğiniz bir seçenek sunuluyor. Ancak pek çok uygulamanın açık kalması, bataryanın düşük seviyede olmasından dolayı sorun çıkaracakmış gibi duruyor.

Yanında hızlı şarj taşıyanlar bunu sorun etmeyebilirler ancak yanlarında mutlaka en az 15000 mah lık bir taşınabilir hızlı şarj taşımalılar.

Dahili depolama 64 GB ve bu gerçekten çok iyi. Ayrıca hafıza kartı desteği var ve 512 GB‘a kadar yükseltilebiliyor. Artık ne yüklersiniz orasını bilemeyiz ama 512 GB ile telefonunuzu oldukça fazla şeyle doldurabilirsiniz. Diğer dahili depolama seçenekleri ise 128 GB

Galaxy A7 2018 Kamera Özellikleri

Arka kamera çözünürlüğü 24 MP olarak hazırlanmış. İkinci arka kamerası ise 8 MP olarak belirlenmiş. Bu da daha güzel fotoğraflar çekmenize sebep olacaktır. Video kaydı olarak 4K desteği var.  Ancak ön kamera da 24 MP ile SAMSUNG çok cömertt davranmış ve ön kamerada flaş da var. Bu da geceleri güzel selfieler çekebleceğiniz anlamına geliyor. Ön kamera Diyafram açıklığı 2.0 olarak belirlenmiş. Ayrıca ön kamerada portre modu var ve bu çok hoş bir özellik

Galaxy A7 2018 Bağlantı Özellikleri

4.5 g özelliği ile gelen Galaxy C5 Pro, LTE Cat.6 teknolojisi ile yeterli bir seviye de tutulmuş. Üst seviye bir telefon olmadığı için gayet normal.

Wi-Fi hızı da yine 4.5 g gibi orta üst seviye ayarında. a/b/g/n özelliği taşıyor. ekstra ac versiyonu dahil edilmiş. Bu da bağlantınızın hızlı olacağı anlamına geliyor

NFC ve Bluetooth tabi ki de var 🙂

Galaxy A7 2018 ’nun Diğer Özellikleri

Parmak izi okuyucusu yan tarafta mevcut. Bu güzel olmamış. Ben yan tarafta veya arka tarafta bulunan parmak izi okumalarından hoşlanmıyorum

Sizin yorumlarınızı merak etmekteyim. Belirtirseniz sevinirim 🙂 Okuduğunuz için teşekkürler.

The post Samsung A7 2018 Alınır mı? appeared first on Muhammet Taşdemir.



from Muhammet Taşdemir https://ift.tt/2N6WVKY

13 Haziran 2018 Çarşamba

Sudan Karaya Geçiş Neden Mümkün Değil?

Evrimciler suda yaşayan canlıların günün birinde, her nasılsa, karaya çıkarak kara canlılarına dönüştüklerini iddia ederler.

Oysa bu tür bir geçişi imkansız kılan sayısız anatomik ve fizyolojik faktör vardır. Bunların en belirgin olanlarını şöyle sıralayabiliriz:

1. Ağırlığın taşınması:

Denizlerde yaşayan canlılar kendi ağırlıklarını taşımak gibi bir sorunla karşılaşmazlar.

Oysa karada yaşayanların büyük bir kısmı enerjilerinin % 40’ını vücutlarını taşımak için kullanırlar. Kara yaşamına geçecek bir su canlısının bu enerji ihtiyacını karşılayabilmesi için yeni kas ve iskelet yapılarına sahip olması gerekir. Bu kompleks yapıların rastgele mutasyonlarla oluşması da mümkün değildir.

2. Sıcaklığın korunması:

Karada ısı çok çabuk ve çok büyük farklarla değişir. Bir kara canlısının, bu yüksek ısı farklılıklarına uyum sağlayacak bir metabolizması vardır. Oysa denizlerde ısı çok ağır değişir ve bu değişim karadaki kadar büyük farklar arasında olmaz. Denizlerdeki sabit sıcaklığa uygun bir vücut sistemine sahip olan canlı, karada yaşayabilmek için, karadaki sıcaklık değişimine uyum sağlayacak korunma sistemini kazanmak zorundadır. Kuşkusuz balıkların karaya çıkar çıkmaz rastlantısal mutasyonlar sonucunda böyle bir sisteme kavuştuklarını öne sürmek son derece saçmadır.

3. Suyun kullanımı:

Canlılar için kaçınılmaz bir ihtiyaç olan su, kara ortamında az bulunur. Bu nedenle suyun, hatta nemin ölçülü kullanılması zorunludur. Örneğin deri, su kaybetmeyi ve buharlaşmayı önleyecek şekilde olmalıdır. Canlı susama duygusuna sahip olmalıdır. Oysa suda yaşayan canlıların susama duygusu bulunmaz ve derileri de susuz ortama uygun değildir.

3. Böbrekler:

Su canlıları, başta amonyak olmak üzere vücutlarında biriken artık maddeleri, bulundukları ortamda su bol olduğundan hemen süzerek atabilirler. Karada ise suyun minimum düzeyde kullanılması gerekmektedir. Bu nedenle bu canlılar bir böbrek sistemine sahiptirler. Böbrekler sayesinde amonyak, üreye çevrilerek depolanır ve atımında minimum düzeyde su kullanılır. Ayrıca böbreğin çalışmasını mümkün kılan yeni sistemlere ihtiyaç vardır. Kısacası, sudan karaya geçişin gerçekleşmesi için böbreği olmayan canlıların bir anda gelişmiş bir böbrek sistemi edinmesi gerekir ki.

5. Solunum sistemi:

Balıklar suda erimiş halde bulunan oksijeni solungaçlarıyla alırlar. Suyun dışında ise birkaç dakikadan fazla yaşayamazlar. Karada yaşamaları için, bir anda kusursuz bir akciğer sistemi edinmeleri gerekir.

Tüm bu fizyolojik değişikliklerin aynı canlıda tesadüfler sonucu ve aynı anda meydana gelmesi ise elbette imkansızdır.

The post Sudan Karaya Geçiş Neden Mümkün Değil? appeared first on Muhammet Taşdemir.



from Muhammet Taşdemir https://ift.tt/2sZQSQk

Ara-Geçiş Formları Çıkmazı

Evrimcilerin iddialarına göre geçmişte, balık özelliklerini hala taşımalarına rağmen, bir yandan da bazı sürüngen özellikleri kazanmış olan yarı balık-yarı sürüngen canlılar yaşamış olmalıdır. Ya da sürüngen özelliklerini taşırken, bir yandan da bazı kuş özellikleri kazanmış sürüngen-kuşlar ortaya çıkmış olmalıdır. Bunlar, evrimcilerin iddiasına göre bir sözde geçiş sürecinde oldukları için de, sakat, eksik, kusurlu canlılar olmalıdırlar. Evrimciler geçmişte yaşamış olduğuna inandıkları bu hayali yaratıklara “ara-geçiş formu” adını verirler.

Eğer gerçekten bu tür canlılar geçmişte yaşamışlarsa bunların sayılarının ve çeşitlerinin milyonlarca hatta milyarlarca olması gerekir. Ayrıca bu garip canlıların kalıntılarına mutlaka fosil kayıtlarında rastlanması gerekir. Bu ara geçiş formlarının sayısının bugün bildiğimiz hayvan türlerinden bile fazla olması ve dünyanın dört bir yanının fosilleşmiş ara geçiş formu kalıntılarıyla dolu olması lazımdır. Darwin, Türlerin Kökeni’nde bunu şöyle açıklamıştır:

Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara-geçiş çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır… Bunların yaşamış olduklarının kanıtları da sadece fosil kalıntıları arasında bulunabilir. (Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 179)

Ancak bu satırları yazan Darwin, bu ara form fosillerinin bir türlü bulunamadığının farkındadır. Bunun teorisi için büyük bir açmaz oluşturduğunu da görmüştür. Bu yüzden, Türlerin Kökeni kitabının “Teorinin Sorunları” (Difficulties on Theory) adlı bölümünde şöyle yazmıştır:

Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz… Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır. (Charles Darwin, The Origin of Species, s. 172, 280)

Darwin’in bu büyük açmaz karşısında öne sürdüğü tek açıklama ise, o dönemdeki fosil kayıtlarının yetersiz oluşudur. Darwin, fosil kayıtları detaylı olarak incelendiğinde, kayıp ara formların mutlaka bulunacağını iddia etmiştir.

Evrimciler Darwin’in bu sözlerine inanarak, 19. yüzyılın ortasından bu yana dünyanın dört bir yanında hummalı fosil araştırmaları yaparak bu ara geçiş formlarını aradılar. Oysa, büyük bir hırsla aranan ara geçiş formlarına asla rastlanamadı. Yapılan kazılarda ve araştırmalarda elde edilen bütün bulgular, evrimcilerin beklediklerinin aksine, canlıların yeryüzünde birdenbire, eksiksiz ve kusursuz bir biçimde ortaya çıktıklarını gösterdi. Evrimciler, teorilerini kanıtlamaya çalışırlarken, onu kendi elleriyle çökertmişlerdi.

Ünlü İngiliz paleontolog (fosil bilimci) Derek V. Ager, bir evrimci olmasına karşın bu gerçeği şöyle itiraf eder:

Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı gerçekle karşılarız; kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz. (Derek A. Ager, “The Nature of the Fossil Record”, Proceedings of the British Geological Association, cilt 87, 1976, s. 133)

Bir başka evrimci paleontolog Mark Czarnecki şu yorumu yapar:

Teoriyi (evrimi) ispatlamanın önündeki büyük bir engel, her zaman için fosil kayıtları olmuştur… Bu kayıtlar hiçbir zaman için Darwin’in varsaydığı ara formların izlerini ortaya koymamıştır. Türler aniden oluşurlar ve yine aniden yok olurlar. Bu beklenmedik durum, türlerin Allah tarafından yaratıldığını savunan yaratılışçı argümana destek sağlamıştır. (Mark Czarnecki, “The Revival of the Creationist Crusade”, MacLean’s, 19 Ocak 1981, s. 56)

Fosil kayıtlarındaki bu boşluklar, yeterince fosil bulunamadığı ve bir gün aranan fosillerin ele geçeceği gibi bir avuntuyla da açıklanamaz. Amerikalı paleontolog R. Wesson da, Beyond Natural Selection (Doğal Seleksiyonun Ötesinde) adlı kitabında “fosil kayıtlarındaki boşlukların gerçek” olduğunu şöyle açıklamaktadır:

Ne var ki, fosil kayıtlarındaki boşluklar gerçektir. Herhangi bir (evrimsel) soyoluşumunu gösterecek kayıtların yokluğu, son derece olgusaldır. Türler genellikle çok uzun zaman dilimleri boyunca sabit kalırlar. Türler ve özellikle cinsler hiç bir zaman yeni bir türe ya da cinse doğru evrim göstermezler. Bunun yerine, bir tür ya da cinsin bir diğeriyle yer değiştirdiği gözlenir. Değişim ise anidir. (R. Wesson, Beyond Natural Selection, MIT Press, Cambridge, MA, 1991, s. 45)

KAYNAK SİTE

The post Ara-Geçiş Formları Çıkmazı appeared first on Muhammet Taşdemir.



from Muhammet Taşdemir https://ift.tt/2JwLX4w

11 Haziran 2018 Pazartesi

Makromutasyonlar Yanılgısı

Evrimciler, genetik sürüklenme hadisesini kendi teorilerine uydurmak için, farklı coğrafyalara göç ederek izole olan grupların, bulundukları yerlerde makromutasyonlara uğradıklarını ve bu şekilde başka türe dönüştüklerini iddia etmişlerdir. Oysa makromutasyon iddiası, büyük bir yanılgıdır.

Makromutasyon fikrini ilk ortaya atan Alman paleontolog Otto Schindewolf’tur. “Hopeful Monster” (Umulan canavar) olarak adlandırılan teori daha sonra Berkeley Üniversitesinden genetikçi Richard Goldschmidt tarafından savunulmuştur. Ancak bu tuhaf senaryonun tutarsızlığının -birçok evrimci gibi- Goldschmidt de kısa zamanda farkına varmış ve bu durumu şöyle itiraf etmiştir:

Şimdiye kadar hiç kimsenin makromutasyonlar yolu ile yeni bir tür ya da cins üretemediği bir gerçektir. Seçilmiş mikromutasyonlar yoluyla dahi tek bir tür bile oluşturulamadığı da doğrudur. En iyi bilinen Drosofila (meyve sineği) gibi organizmalarda bile sayısız mutasyon bilinmektedir. Eğer herhangi bir organizma üzerinde bu binlerce mutasyonun bir kombinasyonunu yapabilseydik, yine de doğada bulunan herhangi bir türle benzerlik gösteren bir tür üretemezdik.(Richard B. Goldschmidt, “Evolution, as Viewed by One Geneticist,” American Scientist, Vol. 40, Ocak 1952, s. 94)

Ünlü genetikçi R. A. Fisher’ın deney ve gözlemlere dayanarak ortaya koyduğu bir kural da, makromutasyon varsayımını açıkça geçersiz kılmaktadır. Fisher, The Genetical Theory of Natural Selection (Doğal Seleksiyonun Genetik Teorisi) adlı kitabında, “bir mutasyonun, bir canlı popülasyonunda kalıcı olabilmesinin, mutasyonun fenotip üzerindeki etkisiyle ters orantılı” olduğunu bildirir. (R. A. Fisher, The Genetical Theory of Natural Selection, Oxford Univesity Press, 1930)

Bir başka deyişle, bir mutasyon ne kadar büyük olursa, toplulukta kalıcı olma ihtimali de o kadar azalır.

Genetikçi Lane Lester ve popülasyon genetikçisi Raymond Bohlin, The Natural Limits to Biological Change (Biyolojik Değişimin Doğal Sınırları) adlı kitaplarında söz konusu mutasyon çıkmazını şöyle anlatırlar:

Sonuçta dönüp-dolaşıp gelinen temel nokta, herhangi bir evrim modelinde, her türlü genetik varyasyonun mutlak kökeninin mutasyon oluşudur. Bazıları, küçük mutasyonların birikmesi düşüncesinin sonuçlarından rahatsız olmakta ve evrimsel yeniliklerin kökenini açıklamak için makromutasyonlara yönelmektedir. Goldschmidt’in umulan canavarları gerçekten de geri dönmüştür. Ancak makromutasyonlar tarafından etkilenen popülasyonlar, gerçekte yaşam mücadelesinde yenik düşen popülasyonlar haline gelmektedir. Makromutasyonların, komplekslik artışı sağlamasının (genetik bilgiyi geliştirmesinin) ise izi bile yoktur. Eğer yapısal gen mutasyonları (küçük mutasyonlar) gerekli değişimleri oluşturmakta yetersiz kalıyorlar ise, düzenleyici genler üzerindeki mutasyonlar daha da işe yaramaz olacaktır, çünkü adaptasyon sağlamayan ve hatta yıkıcı etkiler oluşturacaktır… Bir nokta son derece açıktır: Mutasyonların, ister büyük isterse küçük olsunlar, sınırsız bir biyolojik değişim oluşturabilecekleri tezi, bir olgudan çok bir inanç olarak kalmaya devam etmektedir. (Lane Lester, Raymond Bohlin, The Natural Limits to Biological Change, Probe Books, Dallas, 1989, s. 141)

Gözlem ve deneyler, mutasyonların genetik bilgiyi geliştirmediğini ve canlıları tahrip ettiğini açıkça gösterirken, sıçramalı evrim savunucularının, etkisi net zararlı olan mutasyonlardan büyük “başarılar” beklemeye kalkmaları, açık bir tutarsızlıktır.

KAYNAK SİTE

The post Makromutasyonlar Yanılgısı appeared first on Muhammet Taşdemir.



from Muhammet Taşdemir https://ift.tt/2LImFgn

Genetik Sürüklenme Evrim Değildir

Mutasyonlar

Mutasyonlar, canlı hücrelerinde bulunan ve genetik bilgiyi taşıyan DNA molekülünde, radyasyon veya kimyasal etkiler sonucunda meydana gelen kopmalar ve yer değiştirmelerdir. Mutasyonlar DNA’yı oluşturan nükleotidleri tahrip eder, yerlerini değiştirir ya da dizilime zarar verici nükleotid eklemeleri yapabilirler. Çoğu zaman da hücrenin tamir edemeyeceği boyutlarda birtakım hasar ve değişikliklere sebep olurlar.

Dolayısıyla evrimcilerin arkasına sığındıkları mutasyon, hiç de sanıldığı gibi canlıları daha gelişmişe ve mükemmele götüren tılsımlı bir değnek değildir. Mutasyonların net etkisi zararlıdır. Mutasyonların sebep olacağı değişiklikler ancak Hiroşima, Nagazaki veya Çernobil’deki insanların maruz kaldığı türden değişiklikler olabilir: Yani ölüler, sakatlar ve hastalar…

Bunun nedeni şudur: DNA çok kompleks bir düzene sahiptir. Bu molekül üzerinde oluşan herhangi rastgele bir etki organizmaya ancak zarar verir. Amerikalı genetikçi B. G. Ranganathan bunu şöyle açıklar:

Mutasyonlar küçük, rastgele ve zararlıdırlar. Çok ender olarak meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Bu dört özellik, mutasyonların evrimsel bir gelişme meydana getiremeyeceğini gösterir. Zaten yüksek derecede özelleşmiş bir organizmada meydana gelebilecek rastlantısal bir değişim, ya etkisiz olacaktır ya da zararlı. Bir kol saatinde meydana gelecek rastgele bir değişim kol saatini geliştirmeyecektir. Ona büyük ihtimalle zarar verecek veya en iyi ihtimalle etkisiz olacaktır. Bir deprem bir şehri geliştirmez, ona yıkım getirir. (B. G. Ranganathan, Origins?, Pennsylvania: The Banner Of Truth Trust, 1988)

Nitekim bugüne kadar hiçbir yararlı mutasyon örneği gözlemlenmedi. Tüm mutasyonların zararlı olduğu görüldü. Geçmişte, mutasyonların %99’unun zararlı, %1’inin etkisiz olduğu kabul edilmekteydi. Oysa yeni yapılan araştırmalar, DNA’nın protein kodlamayan bölgelerinde gerçekleşen ve bu nedenle de zararsız olduğu sanılan %1 oranındaki mutasyonların da uzun vadede zarar getirdiğini ortaya koymuş ve bu nedenle bilim adamları bu mutasyonlara “sessiz mutasyon” adını vermişlerdir. Mutlak zararlı olan mutasyonların ise mükemmel, uyumlu, simetrik, organları meydana getirebilmeleri imkansızdır.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından nükleer silahların sonucunda oluşan mutasyonları incelemek için kurulan Atomik Radyasyonun Genetik Etkileri Komitesi’nin (Committee on Genetic Effects of Atomic Radiation) hazırladığı rapor hakkında evrimci bilim adamı Warren Weaver şöyle demiştir:

Çoğu kimse, bilinen tüm mutasyon örneklerinin zararlı olduğu sonucu karşısında şaşıracaktır, çünkü mutasyonlar evrim sürecinin gerekli bir parçasıdır. Nasıl olur da iyi bir etki -yani bir canlının daha gelişmiş canlı formlarına evrimleşmesi- pratikte hepsi zararlı olan mutasyonların sonucu olabilir? (Warren Weaver, “Genetic Effects of Atomic Radiation”, Science, Cilt 123, 29 Haziran, 1956, s. 1159)

O zamandan bu yana yapılan bütün “faydalı mutasyon oluşturma” çabaları da başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Evrimciler, çok hızlı ürediği ve mutasyona uğratılması kolay olduğu için, meyve sinekleri üzerinde onyıllarca mutasyon denemeleri yaptılar. Bu canlılar olabilecek her türlü mutasyona milyonlarca kez uğratıldı. Ama tek bir faydalı mutasyon gözlemlenmedi. Evrimci genetikçi Gordon Taylor, bu konuda şunları yazar:

Bu çok çarpıcı ama bir kadar da gözden kaçırılan bir gerçektir: Altmış yıldır dünyanın dört bir yanındaki genetikçiler evrimi kanıtlamak için meyve sinekleri yetiştiriyorlar. Ama hala bir türün, hatta tek bir enzimin bile ortaya çıkışını gözlemlemiş değiller. (Gordon R. Taylor, The Great Evolution Mystery, New York, Harper & Row, 1983, s. 48)

Bir başka araştırmacı olan Michael Pitman, meyve sinekleri üzerindeki deneylerin başarısızlığını şu şekilde ifade eder:

Sayısız genetikçi meyve sineklerini nesiller boyunca sayısız mutasyonlara maruz bıraktı. Peki sonuçta insan yapımı bir evrim mi ortaya çıktı? Maalesef hayır. Genetikçilerin ürettikleri canavarlardan sadece pek azı beslendikleri şişelerin dışında yaşamlarını sürdürebildiler. Pratikte mutasyona uğratılmış olan tüm sinekler ya öldüler, ya sakat ya da kısır oldular. (Michael Pitman, Adam and Evolution, London: River Publishing, 1984, s. 70)

İnsan için de durum aynıdır. İnsanlar üzerinde gözlemlenen tüm mutasyonlar zararlıdır. Tıp kitaplarında “mutasyon örneği” olarak anlatılan mongolizm, Down Sendromu, albinizm, cücelik, orak hücre anemisi gibi zihinsel ya da bedensel bozuklukların ya da kanser gibi hastalıkların her biri, mutasyonların tahrip edici etkilerini ortaya koymaktadır. Elbette ki insanları sakat bırakan ya da hasta yapan bir süreç, “evrim mekanizması” olamaz.

Ulusal Bilimler Akademisi üyesi Lynn Margulis, mutasyonların net zararlı etkileri ile ilgili şu itirafı yapmıştır:

Yeni mutasyonlar yeni türler oluşturmaz; sakat yavrular oluşturur.

(Lynn Margulis, quoted in Darry Madden, UMass Scientist to Lead Debate on Evolutionary Theory, Brattleboro (Vt.) Reformer, 3 Şubat 2006)

Margulis, 2011 yılındaki bir röportajında ise mutasyonların organizmayı değiştirdiğine ve bu yolla yeni türler ortaya çıktığına dair hiçbir delil olmadığını şu sözlerle vurgulamıştır:

Neo-Darwinistler, mutasyonlar gerçekleştiğinde ve bir organizmayı değiştirdiğinde, yeni türlerin ortaya çıktığını söylerler. Bana da defalarca, rastgele mutasyonların yeni türleri oluşturan evrimsel değişikliğe yol açtığı öğretildi. Buna inandım; ta ki delil arayana dek..(Lynn Margulis quoted in “Lynn Margulis: Q + A,” Discover Magazine, Nisan 2011, s. 68)

Lynn Margulis’in söylediği gibi rastgele mutasyonların yeni türleri oluşturan evrimsel değişikliğe yol açtığına dair tek bir delil yoktur.

Mutasyonların neden evrimci iddiayı destekleyemeyeceklerini üç ana maddede özetlemek mümkündür:

Mutasyonlar her zaman zararlıdır:

Mutasyonlar rastgele meydana geldikleri için hemen hemen her zaman canlıya zarar verirler. Mantık gereği, mükemmel ve kompleks olan bir yapıya yapılacak herhangi bir bilinçsiz müdahale, o yapıyı daha ileri götürmez aksine tahrip eder. Nitekim hiçbir gözlemlenmiş “faydalı mutasyon” yoktur.

Mutasyon sonucunda DNA’ya yeni bilgi eklenmez:

Mutasyon sonucunda genetik bilgiyi oluşturan parçalar yerlerinden kopup sökülür, tahrip olur ya da DNA’nın farklı yerlerine taşınır. Ama mutasyonlar hiçbir şekilde canlıya yeni bir organ ya da yeni bir özellik kazandırmazlar. Ancak bacağın sırttan, kulağın karından çıkması gibi anormalliklere sebep olurlar. Çoğu zaman ölüme sebep olan hastalıklar meydana getirirler.

Mutasyonun bir sonraki nesle aktarılabilmesi için, mutlaka üreme hücrelerinde meydana gelmesi gerekir:

 Vücudun herhangi bir hücresinde veya organında meydana gelen değişim bir sonraki nesle aktarılmaz. Örneğin bir insanın gözü, radyasyon ve benzeri etkilerle mutasyona uğrayıp orijinal formundan farklılaşabilir, ama bu kendisinden sonraki nesillere geçmeyecektir. Eğer bir mutasyon üreme hücresinde gerçekleşirse bunun mutlak etkisi zararlı olduğundan, sonraki nesillerin de hastalıklar ve sakatlıklarla doğması kuvvetle muhtemel olacaktır.

Görülebildiği gibi mutasyonlar, canlılara sadece zarar veren oldukça tehlikeli yapısal etkilerdir. Dolayısıyla bir canlının değişimine ve gelişimine fayda sağlamaları imkansızdır. Bu gerçek, evrimcilerin öne sürdükleri iki sözde “evrimleştirici mekanizmayı” tümüyle ortadan kaldırmış olmaktadır.

Açıkça görüldüğü gibi, canlıların evrim geçirmiş olmaları mümkün değildir, çünkü doğada onları evrimleştirebilecek bir mekanizma yoktur. Nitekim fosil kayıtlarına baktığımızda da, bu imkansız senaryonun zaten hiç yaşanmadığını görürüz.

The post Mutasyonlar appeared first on Muhammet Taşdemir.



from Muhammet Taşdemir https://ift.tt/2LHspal

Doğal Seleksiyon Neden Kompleksliği Açıklayamıyor?